Posts Tagged ‘yorum’

Madame de Marelle

Friday, March 7th, 2014

madamedemarelle-photo

Geçen gün Elif Şafak‘ın Mahrem romanını bitirirken sahnelerden birini çizmek geldi içimden. Hikayenin anlatımını, “görmek ve görülmek” temasının işlenilişini, ve bütün o anlatılanların en sonunda birbiriyle kesişmesini zevkle okudum. Diğer okuduğum kitaplarına kıyasla dünyaya bakış açımı genişletme konusunda daha başarılı olduğu için bu yazarın en sevdiğim kitaplarından biri oldu bir anda.

Şimdi resme gelelim. Bu resmi, bilgisayarda bir saat ders dinlerken vakit geçireyim, biraz da şekiller ve renklerle oynayayim diye çizdim. Mobilyasız, gölgesiz, detaysız, üşengeçlikle kağıda aktarılmış birkaç tema, o kadar. Zaten senelerdir doğru dürüst birşey çizmemişim, gecenin bu saatinde uğraşmaya gelemedim doğrusu. Siz de biliyorsunuz ki bu aralar elime bir kalem alıp birşey çizmeye sebep olan herhangi esrarengiz gücü kayda değer bir olay olarak görüyorum.

Birkaç hafta sonra scanner’ıma kavuşunca resmin daha iyi çözünürlükte bir versiyonunu görebilirsiniz.

Barbacoa

Saturday, April 27th, 2013

Geçenlerde Güney Kaliforniya sahil yolundan bir arkadaşın evine giderken radyoda bir gurme programı dinliyordum. Barbacoa denen, Meksika mutfağında kuzu tandıra benzeyen bir yemeği anlatıyorlardı. “Barbekü” kelimesi barbacoa’dan geliyormuş. Orta Meksika’da kuzuyu yerde kazılmış bir delikte, yaprakların içinde yavaşça pişiriyorlarmış. Tabii ki Amerika’daki restoranlarda bu yöntem kullanılmıyor, ama Huntington Beach’te gerçek barbacoa’yı anımsatan bir restoranı tavsiye ettiler. Tesadüfen yolumun üstündeydi, ben de uğradım.

Radyo şovu Taquería don Victor hakkında şu uyarıyı veriyordu: Otantik bir Meksika restoranı olduğu için çalışanlar sadece İspanyolca konuşuyorlarmış. Ortaokul-lise çağlarımda 6 sene İspanyolca öğrendiğim için pek zorlanacağımı düşünmüyordum. Ne de olsa lise son sınıfındayken okuduğum İspanyolca kitapları hakkında İspanyolca kompozisyonlar yazıyordum. Herhangi bir konuda 2 dakikalık bir İspanyolca konuşma yapabiliyordum. Basit bir yemek siparişi çok kolay olacaktı.

Tezgaha geldiğimde ‘merhaba’ dışında tek bir kelimeyi hatırlayamadım. Önümde taze meyve sularının ne tür olduklarını zar zor sorabildim, ama aldığım yanıtları pek iyi anlayabiliyordum. Aklıma hiçbir kelime gelmiyordu, gelse bile ağzım alışık değildi. Tezgahtarın söylediklerinin hepsini anlamama rağmen evet, hayır, teşekkürler dışında başka birşey söyleyemedim. Barbacoa tacolarımı alıp bir köşede kös kös oturup yemeye koyuldum. Ne yalan söyleyeyim, hayatımda yediğim en lezzetli tacolardı. Kuzu parçaları lokum gibiydi, ağzımda dağılıyordu. Yanında da buz gibi karpuz suyu tam gitmişti. Tortillalar da tazeydi, gözleme sacına benzer bir sacda taze yapılıyordu.

İşte hayatımda yediğim en lezzetli tacolar:

Kendi kendime hayal kırıklığına uğramama rağmen gittiğime sevinmiştim. Fakat senelerdir aldığım İspanyolca, Fransızca, Japonca, Çince kurslarına ne oldu? Bazıları “Yeniden öğrenirsin, çabuk hatırlarsın” der. Ama öğrendiğimiz bu dilleri devamlı kullanmazsak o dili gerçekten konuşabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Bu ana dilim TÜrkçe için de geçerli. Yirmi senedir Amerida’da yaşadığım için Türkçe’mi okuma-yazmada sık sık pratik yapmam lazım.

Güney Kaliforniya’da yaşayanlar, restorana uğramak isterseniz, bilgileri aşağıda:

Taquería Don Victor
17552 Beach Blvd
Huntington Beach, CA 92647

Susun.

Sunday, February 20th, 2011

Bazı insanlar çok konuşuyor. Bunun nedenini tam olarak anlamıyorum, ama sanırım daha fazla kelime sarfetmenin onları daha akıllı göstereceğine inanıyorlar. Bu kişiler, üç cümleyle anlatılabilecek bir fikri on dakikaya yaymakta ustalar. Aynı yöntemi günde yüzlerce kez uyguluyorlar.

Bu kişilerle toplantılarda oturmak zorunda olanlar yandı. Bir saatlik bir toplantı, bir buçuk ya da iki saate kadar uzayabiliyor. Diğerleri de artık bunu biliyorlar ve planlarını ona göre yapıyorlar. Toplantıdaki bu bir ya da iki kişi, sunulan her konudaki kendi fikirlerini, diğerlerinde görülen sıkıntıya hiç dikkat etmeden, uzun uzun anlatıyor. Rahatsız eden sadece diğerlerinin bu sesini yükseltip kendi kendini tekrarlayarak tatmin eden kişiyi seyretmek zorunda kalmaları değil, aynı zamanda başka kimsenin kendi fikirlerini söyleme şansını bulamaması.

Resmi toplantılar arkadaşlar arasında yapılan sosyal etkinliklere göre az kalıyor. Tek bir kişinin bir partiyi tek başına kontrolüne almasına defalarca şahit oldum. Belli ki yüksek sesle duyurdukları bu monologları önceden diğer arkadaşlarında, ya da evde kaldıkları zaman o nefret ettikleri sessizlikte kendi kafalarının içinde, çalışmışlardı. Şok yaratacağını düşündükleri şeyleri pat diye söylemeye bayılırlar. Dinleyiciler beklenilen tepkiyi vermese bile, şaşırdıklarını farz edip anlatmaya devam ederler. Yoksa kaçıracaklar! Bu yüzden partideki yan konuşmaları susturmak için seslerini daha da yükseltmek de gerekebilir. Bu üç saat boyunca devam eder.

İçime kapanık biri olarak, bir köşede oturup bu garip davranışları kıs kıs gülerek seyretmekten hoşlanırım. Bu insanlar istemeden dinlemeye zorlanan seyircilerinin tepkilerini gerçekten görmüyorlar mı? Bazıları can kulağıyla dinler, ama diğerleri kaş göz eder, esner, telefonlarına ya da saatlerine bakar, yanındakilerle fısıldaşır. Bazıları başkalarıyla ayrı bir konuyu konuşma cesaretinde bulunur! Bu kaba insanlar neyi kaçırdıklarının farkında değillerdir.

Konuşmaya bayılan bu insanlar hadlerini aşan konularda da yorum yapmadan duramazlar. Hiç bilmedikleri birşeyde bile ne kadar kendilerine güvendikleri beni şaşırtır. Eğer grupta konu hakkında birşey bilen biri varsa, onu susturmak kolaydır. Ya seslerini yükseltip fikirlerini savunmaya devam ederler, ya da lafı çabucak bildikleri bir konuya çekerler. Karşı tarafın suskunluğu onlara “kazandıklarının” bir ispatıdır.

Bu insanların vücut dilinden anlamadıkları birçok davranışından anlaşılır. Mesela elinizde çanta, kolunuzdaki saate göz atarak yavaşça kapıya yöneliyorsunuz. Ama hala konuşmakta olan arkadaşınıza aynı anda gülümseyip başınızı sallıyorsunuz. Bunda anlamayacak ne var? Tabii ki tek istediğiniz şey onların hiçbir zaman susmaması!

Bu cins insanlar nedense hep beni bulup arkadaşım oluyor. Belki gülümseyip baş sallamada çok iyi olduğum içindir. Bu kişilerle teke tek sohbeti çok seviyorum, çünkü bir-iki saat boyunca kendim hakkımda birşey düşünme ya da paylaşma zorunda olmamam demek. Zaten onlar kadar duyulmak ve anlaşılmak için çırpınma zorunluluğu hissetmiyorum. Hoş vakit geçiriyorum.

Fakat bazen bir an geliyor, gözlerinin içine bakıp “Biraz sus,” demek gerekiyor. Bunun onların beyinlerine fazla yabancı geldiği için bu cümleyi her seferinde biraz daha yüksek sesle tekrarlamanız gerekebilir. O da olmuyorsa masaya yumruğunuzla vurup her dudaklarının kıpırdadığı anda çığlık atacaksınız.

Professor Bad Trip buluntuları

Thursday, January 13th, 2011

Pazartesi çok muhteşem bir konsere gittim. Arkadaşlarımdan biri Monday Evening Concerts serisini tavsiye etmişti. 1939’da kurulmuş olan bu konser serisi, Boulez, Stravinsky, Bartók, Schoenberg and Ives gibi bazı önemli bestecilerin galalarını bile yapmış.

Konsere tek başıma gittim ve ucu ucuna yetiştim. İşten 7’de çıkmama rağmen (aslında 5’te çıkacaktım ama işe fazla konsantre olmuşum) 7:30’ta Downtown’daydım. Hem park etmeye, hem küçük bir hindili sandviç yemeye (çok sade olduğu için acı sos ve karabiber ekledim), hem de konser başlamadan program notlarının hepsini okumaya vaktim bile oldu.

Konser, “Professor Bad Trip” adını, ikinci yarıda çalınacak parçadan almış. Konseri çok yetenekli olan Argento Chamber Ensemble seslendirdi. Düşündürücü ve büyüleyici programa buradan ulaşabilirsiniz.

Konserde çalınan parçaların hepsini YouTube’da bulamadım, ama bulduklarım yazının devamında… (more…)

Domuztepe

Saturday, December 4th, 2010

Skull of a 20-24 year-old woman.

Dün annemle birlikte Elizabeth Carter adında bir arkeologun Türkiye’deki Domuztepe kazısı hakkındaki konuşmasına gittik. Konuşmanın ana konusu Ölüm Çukuru ile adlandırdıkları bir kazı alanıydı.

Ölüm Çukuru, büyük ihtimalle M.Ö. 6500 yıllarında bir-iki hafta süren bir törenin kalıntılarıymış. Bu törende büyük bir hayvan ve insan kitlesi öldürülmüş, yenmiş, ve gömülmüş. İnsanlar ve hayvanlar düzenli ve planlı bir şekilde öldürülüp kesilmiş ve yenmiş. Çıkarılan 9000 kemiğin üçte biri hayvan, üçte biri insan, ve üçte biri tanımlanamamış kemiklermiş. Toplan 36 insanın kemikleri çıkmış, ve büyük ihtimalle bu insanlar akrabaymış.

Kafataslarındaki büyük deliklerden kurbanların kafaya büyük bir darbeyle öldürüldüğü anlaşılıyormuş. Bazı insanların kafaları koparılmış ve yeniden yerleştirilmiş, ve çoğu genç ya da orta yaşlı insanlarmış. İnsan kemiklerinin sağlıklı ve genç olmaları, bu törenin bir tanrıya kurban kesme töreni olabileceğini düşündürüyormuş.

8000 sene önceki bu toplum hakkında dinledikçe tüylerim diken diken oluyordu. Gösterilen resimlerin birinde, kafası koparılmış 6 yaşında bir çocuğun kafasının olacağı yerde bir domuz kafatası varmış. Ayrıca kafasız insanları işleyen seramikler ve figürler de bulunmuş. Ne yapıyorlarmış oralarda Allah aşkına?! O kadar acayip ki hiçkimse ne yazık ki bilemeyecek. Acaba binlerce yıl sonra bizim kalıntılarımızı keşfeden arkeologlar neleri çözemeyecekler? Çok merak ediyorum.

Konuşmadan sonra İnternette araştırma yaparken Domuztepe Kazısı’nın sayfasını buldum. Bu sitede çıkan neredeyse her kalıntının resmi ve açıklaması var. Yukarıdaki 20-24 yaşlarındaki kızın kafatası resmini de bu siteden buldum.

Diriliş

Saturday, November 13th, 2010

Geçenlerde okurlara sunduğum ankette önde gelen kategori hiç beklemediğim şekilde Okuduğum Kitaplar oldu. Acaba niye o birinci oldu? “Durmadan kendi hakkında konuşan bir kız ne kitapları okur? Hiç beynini kullanır mı, yoksa aklından bir tek güvercinler ve yemek mi geçer?” diye düşünmüşsünüzdür belki. Genellikle yılda 5-10 kitap okurum. Daha hızlı okuyabilseydim elbette daha fazla okurdum.

Tatile çıktığımda yanımda kitap getirmiştim, ama anneannemlerin kitaplığını karıştırıp Tolstoy’un Diriliş kitabını çıkardım. Annem 16 yaşının yaz aylarında alıp okumuş – tarih atıp imzalamış bile.

Okuduğum kitabın ana dili İngilizce değilse Türkçe okumayı tercih ediyorum. Zaten orjinal dilinde okuyamayacağım, bari Türkçe’mi geliştireyim.

Neyse, kitabın kapağını ve kokusunu boşverelim. Roman ilk sayfalardan beni çekti. Senelerdir birbirini görmemiş iki eski sevgili beklenmedik ve acı bir tesadüfle yeniden karşılaştılar. Tolstoy karakterlerinin iç dünyasını apaçık göstererek sözlerinin ve hareketlerinin motivasyonunu ustalıkla anlatıyor. Nehlüdof’un bir anda kötü bir rüyadan uyanır gibi hayatının son birkaç senesini nasıl yanlış yaşadığını, bunu şimdiye kadar nasıl göremediğini anlatması beni çok etkiledi. O hayatındaki zenginliği ve sahteliği gördükçe iğrenirken, aynı anda o konforlu yaşam biçiminin etkisine katılmamak için büyük bir savaş veriyordu. Onun ve diğer karakterlerin psikolojik hallerine, içimde küçük bir umut ama aynı zamanda umutsuzluğa kapılmış bir şekilde sürüklendim. Böyle durumlarda sabırsızlıktan kitap olabildiği kadar hızlı hızlı okunur.
Romanın ortalarından sonlara doğru hikaye değişik bir şekil aldı ve Rusya’nın bürokrasilerine ve cezaevlerinin yanlışlıklarına odaklandı. Sonunda roman ne mutlu, ne mutsuz bitti.. Hatta nasıl bir son olduğu o andan sonra anlamsızdı zaten. Bence olabilecek en iyi sondu.

Güvercinden müziğe geçelim.

Tuesday, July 6th, 2010

Aylardır satın almak istediğim iki albüm vardı, ve ben sırf üşengeçliğim yüzünden almamıştım. Dün sonunda ikisini de aldım ve rahata kavuştum.

1. Earl Greyhound – Suspicious Package. Bu grubu birkaç ay önce bir Ok Go konserine gittiğimde duydum. İlk andan itibaren adeta büyülendim. Grup üç üyeden oluşup, şarkıcılar bir tenör ve bir alto olmak üzere iki solistten ibaret. Hem enerjiyle çalıyor, hem de detone olmadan zorlu vokalleri büyük bir uyum ve yetenekle söyleyebiliyorlar. Şarkıları çekici, enerjik, ve çok yönlü. Bu grup işini ciddiye alıyor! Senelerdir bu kadar hoşuma giden bir rock grubuna rastlamamıştım.
Websitelerinde yeni albümlerinin tümünü dinleyebiliyorsunuz. Sevdiğim şarkılarından bazıları Shotgun, Holy Immortality, Eyes of Cassandra.

2. Ryoji Ikeda0°C. İkeda’yı ilk elektronik müzik derslerimde öğrenmiştim. Günümüzün en önemli elektronik müzikçilerinden biri olarak tanıtmışlardı. İlk dinlediğinizde bipleme sesleri olarak duyulan parçalar aslında uzmanlıkla hazırlanmış. Benim de en sevdiğim müzisyenlerden biri. Neyse, geçen Kasım ayında sabaha karşı evime dönerken Pandora radyomda Continuum parçası çıktı. Saat sabahın 6:00’sıydı, ve yarı uykulu halimle sağ ve soldan gelen biplemeler beni şaşkına döndürdü. Bittiğinde eve gelmiştim bile, ama arabamda oturup albümdeki bütün parçaların 30-saniyelik kesitlerini dinledim. Bir an önce satın alacaktım sözde. Ancak altı ay sonra aklım başıma gelebildi. Keşke daha önce alsaymışım! Kulaklarıma ziyafet oldu.

Sistematik Müzik Keşfi

Saturday, February 27th, 2010

Uzun zamandır müzik koleksiyonumu sistematik bir şekilde genişletmenin yollarını arıyordum. Bulduğum çözümü yaklaşık bir sene önce başlattım. İlk aşama, şimdiki iTunes müzik koleksiyonumu baştan sonra tarayıp, gerektiğince silmek ya da gruplandırmaktı. Bu aşama birkaç ay aldı. Şimdi koleksiyonumu genişletmeye hazırım.

Sevdiğim parçaları hatırlamamda yardımcı olan çeşitli yöntemler:

  • 1. Defter. Tabii ki her an yanımda küçük bir defter bulunduruyorum. Duyduğum şarkı isimlerini not alıyorum.
  • 2. tobedownloaded.txt – Bu bilgisayarımdaki ‘alınacak şarkılar’ listesi. Buraya evde ara sıra online radyoları dinlerken not alıyorum.
  • 3. Shazam (iPhone programı). Bunu kafe, bar, ve restoran gibi yerlerde duyup beğendiğim bir şarkı bulursam kullanıyorum. Telefon, birkaç saniyelik bir kayıt yapıp Shazam’in müzik kayıtlarında tarama yapıyor. Bu programın en iyi tarafı, kalabalık yerlerde konuşma seslerinin fazla olmasına rağmen müzikleri çoğu zaman teşhis edebilmesi.
  • 4. Nabbit (iPhone programı). Bu program da radyo dinlerken işime yarıyor. O an radyoda çalan şarkının adını gösteriyor. Bunu çoğunlukla işe gelip giderken arabamda dinlediğim KJazz adında caz radyo istasyonunu dinlerken kullanıyorum.

Bulgularımı tobedownloaded.txt dokümanında toplayıp iTunes’dan satın alıyorum.

Müzik keşif sistemimi oturtmanın ana sebebi, caz koleksiyonumu genişletmekti, fakat bu keşifleri sonraki yazılarımda paylaşacağım. Bugünlük, “chill” adındaki yavaş tempolu elektronik müzik koleksiyonuma yeni eklediğim şarkıları paylaşacaım.

  • Keston and Westdal – Vaccine: Nedense modern şarkılarda yaylı saz duymak hoşuma gidiyor. Bu hafif bir şarkı, bana limonlu sorbeyi andırıyor.
  • Xela – Japanese Whispers: Bu, üniversitede elektronik müzik dersinde dinlediğimiz Paul Lansky’nin Pattern’s Patterns parçasını ve granular synthesis metodunu andırıyor. Sesbirimlerinin temizce ayrılmaları hoşuma gitti.
  • Plaid – Light Rain: Bundaki küçük cızırtı gibi sesleri beğendim.
  • Zero 7 – Destiny: Bu şarkıyı gerçekten almak mı istiyordum, yoksa Shazam’i mi test ediyordum, hatırlamıyorum. Müzikal olarak pek bir özelliği olmayan bir parça, ama melodisi fena değil. Şarkıyı aldıktan sonra sonlara doğru bir bölümde paralel beşli aralıklarının olduğunu farkedip biraz pişmanlık duydum. Müzik eğitimi olan çoğu kişinin içini ürpertecek birşey bu! Paramı geri alamayacağım için dinlemeye devam edeceğim. Hem diğer şarkılarla da iyi gidiyor.
  • Jon Hassell – Last Night the Moon Came: Bu şarkıyı dün gece gittiğim bir modern dans performansındayken Shazam’le buldum. Adamın adı tanıdık geliyordu. Sonradan hatırladım ki Şubat 2009’da bu artistin bulunduğu bir elektronik müzik konserine gitmiştim. Bu tespiti, gittiğim konserin program notlarını dosyalarımda bularak ispatladım. On senedir gittiğim bütün konserlerin konser notlarını dosyalarda biriktiriyorum da. Bir gün işe yarayacağını biliyordum!

Ayrıca bir de Roy Harris’in Piano Quintetini aldım. Bu parçayı yağmurlu bir öğleden sonra eve dönerken arabamda çalan KUSC adındaki klasik müzik istasyonundan keşfettim. O kadar sevdim ki eve geldikten sonra on beş dakika arabamda oturup bitmesini bekledim. Modern oda müziğinde en çok böyle sesleri seviyorum.

Şimdilik bu kadar. Üniversiteden müzik diploması almış birinden gelen son derece profesyonel müzik kritikleri. Şaka bir yana, bu sadece bir başlangıç. İleriki yazılarımda daha ciddi müzik keşiflerimi paylaşacağız.

başlangıç

Thursday, August 24th, 2006

Ben ve arkadaşlarım şu an 20 ve 21 yaşlarındayız ve liseden tanıdığım arkadaşlarım profesyonel artistik kariyerlerinin ilk adımlarını atmaya başlamışlar bile. Bence bu muhteşem ve ilham getirici birşey.

Sophie yaz boyunca bir çizgiroman yapmakla uğraşıyormuş. Kitap basılınca onun ilk müşterilerinden biri olmayı umuyorum. Caz vokalisti olmak isteyen Chelsea, 6. sınıfta en iyi arkadaşımdı. James ve arkadaşı birlikte müzik yazıp haftada iki kere ‘open mic’ etkinlikleri düzenliyorlarmış. Geçenlerde ilk CDlerini kaydetmişler. Tim‘i o kadar iyi tanımıyordum, ama koroda en yetenekli öğrencilerden biriydi. Ayrıca, daha 11. sınıftayken bile hayranları olmaya başlamıştı. Bu çocuklarla orta okuldan beri bazı derslerimiz aynıydı. Onlar da geçenlerde bir CD çıkarmışlar. Eminim böyleleri daha çok vardır, ama bu yaz öğrendiklerim bunlar.

Bu uğraşılar hem çok heyecanlı, hem de çok zor olsagerek. Bazen fen derslerim yerine sanat yeteneklerime daha çok ağırlık verseydim şu an nerede olabileceğimi düşünüyorum. Herhalde ya resim, ya da beste portfolyomu düzenleyip, yaptıklarımı galerilerde veya konserlerde halka sunmaya çalışıyor olurdum. Haha! Böyle bir olasılığı hayal bile edemiyorum.

justin’in sitesi

Tuesday, May 23rd, 2006

Arkadaşım Justin yeni bir site açtı! Siteye bakmak için buraya tıklayınız.

Justin’ın benimle aynı katta oturduğu için çoğu zaman beraber resim ve müzik hakkında konuşuruz. Durmadan sanatsal birşeyler yaptığı için bana çok ilham getiriyor. Bunun için yaptıklarını bir siteye koyma zamanı çoktan gelmişti.