Posts Tagged ‘yemek’

Kamkatlı Naneli Yulaf Ezmesi

Wednesday, April 8th, 2015

Bu tarifi, tatile çıkmadan dolabımdaki kamkatları bitirebilmek için uydurdum. Sonuç o kadar başarılıydı ki paylaşmadan edemedim.

Malzemeler (tek kişilik – isteğe göre arttırabilirsiniz):
– Bir avuç kamkat (yaklaşık 6-8 adet)
– 1/2 soğan
– ~2 yemek kaşığı ince kıyılmış taze nane
– Zeytinyağı (galiba 1-2 yemek kaşığı kullandım)
– Yulaf ezmesi (oatmeal) ve su, paketteki tarife göre
– İsteğe göre tuz (galiba 1/2 yemek kaşığı kullandım)
– (yumurta, avokado)

Yapılışı:
1. Kamkat ve soğanları doğrayıp yağ ve tuzla biraz pişiriniz.
2. Karışım suyunu bırakıp yumuşayınca naneyi ekleyiniz. Soğanlar karamelize olana kadar pişirmeye devam ediniz.
3. Karışıma suyu ekleyip kaynamasını bekleyiniz.
4. Su kaynamaya başlayınca yulafı karıştırıp kısık ateşte pişirmeye devam ediniz.
5. Yulaflar suyu çekip yumuşak kıvama gelince bir kaseye alınız. Üstüne avokado ve çılbır yumurta kondurup taze naneyle süsleyiniz.

Mayhoş mayhoş çok lezzetli… bundan iyisini becerebilir miyim bilmem.

Not: Kamkat kolay kolay bulunan birşey değil. Acaba kamkat yerine yarım limon kullansam nasıl olur? Kabuğuyla birlikte.. bir dahaki sefere de öyle deneyeceğim.

Barbacoa

Saturday, April 27th, 2013

Geçenlerde Güney Kaliforniya sahil yolundan bir arkadaşın evine giderken radyoda bir gurme programı dinliyordum. Barbacoa denen, Meksika mutfağında kuzu tandıra benzeyen bir yemeği anlatıyorlardı. “Barbekü” kelimesi barbacoa’dan geliyormuş. Orta Meksika’da kuzuyu yerde kazılmış bir delikte, yaprakların içinde yavaşça pişiriyorlarmış. Tabii ki Amerika’daki restoranlarda bu yöntem kullanılmıyor, ama Huntington Beach’te gerçek barbacoa’yı anımsatan bir restoranı tavsiye ettiler. Tesadüfen yolumun üstündeydi, ben de uğradım.

Radyo şovu Taquería don Victor hakkında şu uyarıyı veriyordu: Otantik bir Meksika restoranı olduğu için çalışanlar sadece İspanyolca konuşuyorlarmış. Ortaokul-lise çağlarımda 6 sene İspanyolca öğrendiğim için pek zorlanacağımı düşünmüyordum. Ne de olsa lise son sınıfındayken okuduğum İspanyolca kitapları hakkında İspanyolca kompozisyonlar yazıyordum. Herhangi bir konuda 2 dakikalık bir İspanyolca konuşma yapabiliyordum. Basit bir yemek siparişi çok kolay olacaktı.

Tezgaha geldiğimde ‘merhaba’ dışında tek bir kelimeyi hatırlayamadım. Önümde taze meyve sularının ne tür olduklarını zar zor sorabildim, ama aldığım yanıtları pek iyi anlayabiliyordum. Aklıma hiçbir kelime gelmiyordu, gelse bile ağzım alışık değildi. Tezgahtarın söylediklerinin hepsini anlamama rağmen evet, hayır, teşekkürler dışında başka birşey söyleyemedim. Barbacoa tacolarımı alıp bir köşede kös kös oturup yemeye koyuldum. Ne yalan söyleyeyim, hayatımda yediğim en lezzetli tacolardı. Kuzu parçaları lokum gibiydi, ağzımda dağılıyordu. Yanında da buz gibi karpuz suyu tam gitmişti. Tortillalar da tazeydi, gözleme sacına benzer bir sacda taze yapılıyordu.

İşte hayatımda yediğim en lezzetli tacolar:

Kendi kendime hayal kırıklığına uğramama rağmen gittiğime sevinmiştim. Fakat senelerdir aldığım İspanyolca, Fransızca, Japonca, Çince kurslarına ne oldu? Bazıları “Yeniden öğrenirsin, çabuk hatırlarsın” der. Ama öğrendiğimiz bu dilleri devamlı kullanmazsak o dili gerçekten konuşabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Bu ana dilim TÜrkçe için de geçerli. Yirmi senedir Amerida’da yaşadığım için Türkçe’mi okuma-yazmada sık sık pratik yapmam lazım.

Güney Kaliforniya’da yaşayanlar, restorana uğramak isterseniz, bilgileri aşağıda:

Taquería Don Victor
17552 Beach Blvd
Huntington Beach, CA 92647

Professor Bad Trip buluntuları

Thursday, January 13th, 2011

Pazartesi çok muhteşem bir konsere gittim. Arkadaşlarımdan biri Monday Evening Concerts serisini tavsiye etmişti. 1939’da kurulmuş olan bu konser serisi, Boulez, Stravinsky, Bartók, Schoenberg and Ives gibi bazı önemli bestecilerin galalarını bile yapmış.

Konsere tek başıma gittim ve ucu ucuna yetiştim. İşten 7’de çıkmama rağmen (aslında 5’te çıkacaktım ama işe fazla konsantre olmuşum) 7:30’ta Downtown’daydım. Hem park etmeye, hem küçük bir hindili sandviç yemeye (çok sade olduğu için acı sos ve karabiber ekledim), hem de konser başlamadan program notlarının hepsini okumaya vaktim bile oldu.

Konser, “Professor Bad Trip” adını, ikinci yarıda çalınacak parçadan almış. Konseri çok yetenekli olan Argento Chamber Ensemble seslendirdi. Düşündürücü ve büyüleyici programa buradan ulaşabilirsiniz.

Konserde çalınan parçaların hepsini YouTube’da bulamadım, ama bulduklarım yazının devamında… (more…)

Karides Şumai

Tuesday, February 23rd, 2010

2006 yılının yazında Japonya’da kalırken, en çok sevdiğim yiyeceklerden biri şumai’dı. Lokma şeklinde, içinde etli bir harç olan, buharda pişirilmiş hamurlu bir mezeydi. Ne yazık ki oradaki çoğu şumai domuz etiyle yapılıyordu. Kaldığım yurdu işleten karı-koca, domuz eti yemediğimi bildikleri için, menüde şumai olan günlerde benim için özel karidesli şumai yapıyorlardı. Bayılarak yiyordum.

O sene Amerika’ya döndüğümde çeşitli Japon dükkanlarını gezip dondurulmuş şumai satan birini buldum. Dünyalar benim oldu. Şumaiları buharda ısıtarak üçer beşer yiyordum.. ta ki bir gün içindekileri okuyana kadar. İçlerinde domuz yağı vardı! Geri kalanını arkadaşıma vermekten başka çarem kalmamıştı. Şumai konusu da orada bitmişti.

Bugün iş çıkışı sık gittiğim bir Japon restoranındaki menüde “karides dumpling” ilgimi çekti. Normal, iki-üç ısırmalık dumpling olduğunu düşündüm ve garsona defalarca “Bunda domuz var mı? Eminsiniz, değil mi?” diye sorarak iyice ikna olduktan sonra ısmarladım. Ismarladığım şeyi getirdiler. Şumai’dı!

en sevdiğim japon yiyecekler

Monday, July 3rd, 2006

– karabiberli krakerler
– udon şehriyesi
– yeşil çaylı Kit Kat
– patlıcan turşusu
– miso çorbası
– siyah susamlı dondurma

Wednesday, March 22nd, 2006

Bugün akşam yemeği için marine edilmiş ızgara tavuk ve buğulanmış brokoli yaptım. Şimdiye kadar dondurulmuş sebzeleri hep mikrodalgada ısıtıyordum, ama bu sefer buharla pişirdim. Marine sosun içinde zeytinyağı, limon suyu, fesleğen, karabiber, pul biber, ve sarımsak vardı.

Saturday, December 17th, 2005

Şu an Hayden Kütüphanesindeyim, ve karnım acıkana kadar termodinamik finalime çalışmak üzereyim. Ondan sonra birşeyler yemek için Student Center’a gideceğim. Ya bol mayonezli tavuklu sandviç, ya da bol mayonezli kızartılmış tavuk yemeyi planlıyorum.

Friday, October 7th, 2005

Birçok şeyi sevdiğim için normalde ‘en çok sevdiğim’ birşey yoktur. Yanlız buna istisna olarak şunu söylemek istiyorum: en sevdiğim meyve, ahududu.

Tuesday, October 4th, 2005

Bugün enteresan bir doğumgünüydü. Yirmi yaşımı doldurdum. Buraya daha fazla yazmak istiyorum, ama bu hafta çok yoğun olduğumdan herhalde daha sonra yazabileceğim. Dün gece ödev yapmaktan ve bugünkü teste çalışmaktan sadece dört saat uyuyabildim. Şimdi de yarınki teste çalışıyorum. Çarşamba da test var… Neyse ki bu haftasonu okul dört gün tatil.

Bu sabah bir kızla yarım saat bozulan bir asansörün içinde kaldık. Bu yüzden ilk dersime gidemedim. Nasıl olsa gitmek istemiyordum zaten.

Bu akşam da katımda oturanlar bana cheesecake yaptılar. Minik bir kutlama yaptık. Ayrıca çiçek ve bir sürü doğumgünü mesajı aldım. Liseden arkadaşlarım beni aradılar. Sanırım en çok doğumgünü kutlamalarını bu sene aldım.

Sunday, July 31st, 2005

Bu sabah, Jocelyn’la ben kahvaltı için Anastasia’s Asylum‘a gittik. Ne zaman buralarda olursak birlikte gideriz. Santa Monica’nın en iyi kafesi olarak bilinir. Gün geçtikçe ben de buna inanmaya başlıyorum.

İki yemeği paylaştık: közlenmiş kırmızı biberli ve keçi peynirli omlet, ve beyaz peynirli, ıspanaklı ve zeytinli Anastasia’s Quesadilla. İçecek olarak Jocelyn her zamanki gibi çay latte aldı. Ben de menüdeki en garip isimli çayı seçeyim dedim ve Mısır meyankökünu seçtim. Kötü olacağını sanıyordum, ama tadı çok güzeldi.

Menüde yazan bir yorum, Anastasia’nın en yumuşak omletini yaptığını yazıyordu. Bugün Jocelyn’la birlikte bu yorumu doğrulamış olduk.