Çift Kültürlülük Hissi

Kuzenim, bana “Amerikalılar’la Türkler’in mizah anlayışı farklı mıdır?” diye sorunca ilk öncesinde ona gülmüştük. Biraz oturup düşününce bunun çok da garip bir soru olmadığını anladım. O akşam kendisi ve eşinin evinde kalıyordum ve gecenin bir saati ard arda komik YouTube videoları seyrediyorduk. Mesela, iki kuzenin dayılarıyla alay ettikleri Serkan Is My Girl adlı bir video, bir aralar bütün Türkiye’yi sarsmış. [Şarkı hala ara sıra kafama takılıyor.] Onlara komik Amerikan videoları göstermek istediğimde aklıma bir benzeri gelmedi. Benim videolarım o anki ruh haline uymuyordu.

Küçük yaşta Amerika’daki ilk yıllarım geldi aklıma. Yaklaşık 10 yaşındaydım ve sınıf arkadaşlarımın saçma şakalarının neresinin komik olduğunu anlamaya çalışıyordum. Türkiye’deyken arkadaşlarımı gülmekten yerlere yatıran şakalar, Amerikalılar tarafından soğuk karşılanıyordu. Zaman geçtikçe alıştım; zaten beni güldürmek pek zor olmaz. Günümüze gelelim: birkaç ay önce ödev yapmak yerine saatlerce Türk Vine’larını gülmekten ağlayarak izliyordum. O kadar komiklerdi ki bir an “bunları kiminle paylaşsam” diye düşündüm, ve Türk olmayan kimseye o kadar da komik gelmeyeceklerine karar verdim. O yüzden kimseyle paylaşmadım.

İki ayrı kültürün mizah anlayışını benimsediğim için kendimi şanslı hissediyorum, ama bazen bu acı-tatlı bir hisse yer veriyor. Bazı durumlarda büyük bir iç şakanın bir parçası olarak görüyorum kendimi.


pano

Ertesi gün Tekirdağ’da oturan babaannemin mutfağında büyük bir aile resim panosuna bakıyordum. Panoda kendisinin, rahmetli dedemin, benim, annemle babamın, halalarımın ve eniştelerimin, amcamın, ve kuzenlerimin hayatın çeşitli kesimlerinden alıntıları sergilenmişti. Küçük yaşta Türkiye’den, yirmi seneyi aşkın bir süre Kaliforniya’da yaşamak üzere getirilen biri olarak, akrabalarımın ve benim aramızdaki yüz hatlarının benzerliği bende beklenmedik bir şaşkınlık uyandırıyor. Amerika’da çevremdekilere kıyasla egzotik görünmeye o kadar alışmışım ki Türkiye’ye ziyaretlerimde halka karışmam, bana gerçekten nereli olduğumu hatırlatıyor. Sanki ait olduğum yerdeyim, ama sanki değilim. Bazı parçalarım çok fazla değişmiş; çıktıkları yere geri sığmıyorlar. Sözlerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.


Ertesi gün Tekirdağ’dan İstanbul istikametinde bir otobüsteyim. İki saatlik yolculukta, sağanak yağmur yağışının ardından görünen Marmara kıyısını izliyorum. Tekirdağ’a her gittiğimde biraz daha introspektif oluyorum. Kozmopolit, büyük şehir İstanbul’a kıyasla mütevazi, şirin Tekirdağ aklımın bir köşesindeki bazı saklı kalmış düşünceleri uyandırıyor. Hayat orada daha basit. Herkes birbirini tanıyor. Akrabalarımın hayata bakış açıları, endişeleri, ve istekleri benimkilerden çok farklı. Onlarla ne hakkında konuşabilirim ki? Birçok yüzeysel şey. Orada daha uzun kalsaydım konular kesin daha derinlere giderdi. Bir buçuk saat önce otogara bırakılmadan önce yediğim Tekirdağ köftelerinden doymuş olmama rağmen, elime tutuşturulan çayla kekin tadını çıkarıyorum ve camlara çarpan yağmur damlalarını seyredalmış, Tekirdağ’da geçirdiğim son iki günde olup bitenleri tekrar aklımdan geçiriyorum.

Leave a Reply