Archive for the ‘Türkiye’ Category

Çift Kültürlülük Hissi

Saturday, February 14th, 2015

Kuzenim, bana “Amerikalılar’la Türkler’in mizah anlayışı farklı mıdır?” diye sorunca ilk öncesinde ona gülmüştük. Biraz oturup düşününce bunun çok da garip bir soru olmadığını anladım. O akşam kendisi ve eşinin evinde kalıyordum ve gecenin bir saati ard arda komik YouTube videoları seyrediyorduk. Mesela, iki kuzenin dayılarıyla alay ettikleri Serkan Is My Girl adlı bir video, bir aralar bütün Türkiye’yi sarsmış. [Şarkı hala ara sıra kafama takılıyor.] Onlara komik Amerikan videoları göstermek istediğimde aklıma bir benzeri gelmedi. Benim videolarım o anki ruh haline uymuyordu.

Küçük yaşta Amerika’daki ilk yıllarım geldi aklıma. Yaklaşık 10 yaşındaydım ve sınıf arkadaşlarımın saçma şakalarının neresinin komik olduğunu anlamaya çalışıyordum. Türkiye’deyken arkadaşlarımı gülmekten yerlere yatıran şakalar, Amerikalılar tarafından soğuk karşılanıyordu. Zaman geçtikçe alıştım; zaten beni güldürmek pek zor olmaz. Günümüze gelelim: birkaç ay önce ödev yapmak yerine saatlerce Türk Vine’larını gülmekten ağlayarak izliyordum. O kadar komiklerdi ki bir an “bunları kiminle paylaşsam” diye düşündüm, ve Türk olmayan kimseye o kadar da komik gelmeyeceklerine karar verdim. O yüzden kimseyle paylaşmadım.

İki ayrı kültürün mizah anlayışını benimsediğim için kendimi şanslı hissediyorum, ama bazen bu acı-tatlı bir hisse yer veriyor. Bazı durumlarda büyük bir iç şakanın bir parçası olarak görüyorum kendimi.


pano

Ertesi gün Tekirdağ’da oturan babaannemin mutfağında büyük bir aile resim panosuna bakıyordum. Panoda kendisinin, rahmetli dedemin, benim, annemle babamın, halalarımın ve eniştelerimin, amcamın, ve kuzenlerimin hayatın çeşitli kesimlerinden alıntıları sergilenmişti. Küçük yaşta Türkiye’den, yirmi seneyi aşkın bir süre Kaliforniya’da yaşamak üzere getirilen biri olarak, akrabalarımın ve benim aramızdaki yüz hatlarının benzerliği bende beklenmedik bir şaşkınlık uyandırıyor. Amerika’da çevremdekilere kıyasla egzotik görünmeye o kadar alışmışım ki Türkiye’ye ziyaretlerimde halka karışmam, bana gerçekten nereli olduğumu hatırlatıyor. Sanki ait olduğum yerdeyim, ama sanki değilim. Bazı parçalarım çok fazla değişmiş; çıktıkları yere geri sığmıyorlar. Sözlerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.


Ertesi gün Tekirdağ’dan İstanbul istikametinde bir otobüsteyim. İki saatlik yolculukta, sağanak yağmur yağışının ardından görünen Marmara kıyısını izliyorum. Tekirdağ’a her gittiğimde biraz daha introspektif oluyorum. Kozmopolit, büyük şehir İstanbul’a kıyasla mütevazi, şirin Tekirdağ aklımın bir köşesindeki bazı saklı kalmış düşünceleri uyandırıyor. Hayat orada daha basit. Herkes birbirini tanıyor. Akrabalarımın hayata bakış açıları, endişeleri, ve istekleri benimkilerden çok farklı. Onlarla ne hakkında konuşabilirim ki? Birçok yüzeysel şey. Orada daha uzun kalsaydım konular kesin daha derinlere giderdi. Bir buçuk saat önce otogara bırakılmadan önce yediğim Tekirdağ köftelerinden doymuş olmama rağmen, elime tutuşturulan çayla kekin tadını çıkarıyorum ve camlara çarpan yağmur damlalarını seyredalmış, Tekirdağ’da geçirdiğim son iki günde olup bitenleri tekrar aklımdan geçiriyorum.

Domuztepe

Saturday, December 4th, 2010

Skull of a 20-24 year-old woman.

Dün annemle birlikte Elizabeth Carter adında bir arkeologun Türkiye’deki Domuztepe kazısı hakkındaki konuşmasına gittik. Konuşmanın ana konusu Ölüm Çukuru ile adlandırdıkları bir kazı alanıydı.

Ölüm Çukuru, büyük ihtimalle M.Ö. 6500 yıllarında bir-iki hafta süren bir törenin kalıntılarıymış. Bu törende büyük bir hayvan ve insan kitlesi öldürülmüş, yenmiş, ve gömülmüş. İnsanlar ve hayvanlar düzenli ve planlı bir şekilde öldürülüp kesilmiş ve yenmiş. Çıkarılan 9000 kemiğin üçte biri hayvan, üçte biri insan, ve üçte biri tanımlanamamış kemiklermiş. Toplan 36 insanın kemikleri çıkmış, ve büyük ihtimalle bu insanlar akrabaymış.

Kafataslarındaki büyük deliklerden kurbanların kafaya büyük bir darbeyle öldürüldüğü anlaşılıyormuş. Bazı insanların kafaları koparılmış ve yeniden yerleştirilmiş, ve çoğu genç ya da orta yaşlı insanlarmış. İnsan kemiklerinin sağlıklı ve genç olmaları, bu törenin bir tanrıya kurban kesme töreni olabileceğini düşündürüyormuş.

8000 sene önceki bu toplum hakkında dinledikçe tüylerim diken diken oluyordu. Gösterilen resimlerin birinde, kafası koparılmış 6 yaşında bir çocuğun kafasının olacağı yerde bir domuz kafatası varmış. Ayrıca kafasız insanları işleyen seramikler ve figürler de bulunmuş. Ne yapıyorlarmış oralarda Allah aşkına?! O kadar acayip ki hiçkimse ne yazık ki bilemeyecek. Acaba binlerce yıl sonra bizim kalıntılarımızı keşfeden arkeologlar neleri çözemeyecekler? Çok merak ediyorum.

Konuşmadan sonra İnternette araştırma yaparken Domuztepe Kazısı’nın sayfasını buldum. Bu sitede çıkan neredeyse her kalıntının resmi ve açıklaması var. Yukarıdaki 20-24 yaşlarındaki kızın kafatası resmini de bu siteden buldum.

İnsanları seyretme sanatı

Sunday, October 31st, 2010


İnsanları seyretmekte kullanılan balkon, gelip geçenlerin yüzlerinin, saç modellerinin, ve kıyafetlerinin ayırt edilebileceği kadar alçakta, ama dikkatlerin seyredene çekilmeyeceği kadar yüksekte olmalıdır.

Büyük amcamın balkonundaki kuşlar

Sunday, October 31st, 2010

Geçenlerde büyük amcamın balkonunda beslediğimiz kuşları anlatan yazıma ek olarak birkaç resim eklemek istedim. Ne yazık ki tatile çıkarken fotograf kameramın kablosunu unuttuğum için bu resimleri telefonumla çekmiştim.

Korkak güvercinler cesur arkadaşlarının darıları hapur hupur götürmesini imrenerek izliyorlar.


Tedirgin kumru, büyük güvercinin göz hapsi altında yemek yemeye çalışıyor.

Eskiden resim çiziyordum

Sunday, October 17th, 2010

Türkiye’den Amerika’ya taşındığımızda yedi yaşındaydım. O zamanlardan beri ailemi yılda sadece birkaç kere görebiliyorum. Doğal olarak beni hala 18 yıl önceki Melike olarak hatırlıyorlar. Bu Melike anlayışlarına sonraki senelerdeki kısa görüşmelerden hatırladıklarını katarak şimdiki Melike’yi algılamaya çalışıyorlar.
Bu sefer bana sorulan sorulardan biri, “Hala resim çiziyor musun?” oldu. İlk önce çok garibime gitti, çünkü 16-17 yaşlarımdan beri devamlı resim çizmiyorum artık. Resim çizmeye hafızam gelişmeden önce başlamış ve lise yıllarımın ortalarına kadar her gün devam ettirmiştim. Sonra nedense resimden o kadar koptum ki, bir zamanlar resmin hayatımın ayrılmaz parçalarından biri olduğunu bile unutmuşum.
Zaman zaman içimden renkler ve şekillerle oynamak geliyor. Şimdiki Melike, bu isteğini her sabah değişik bir kıyafet uydurarak tatmin edebiliyor. Matchingfreak felsefesine göre, aynı kıyafet karışımını ikinci kez giymiyorum. Bu da yeni renk, malzeme, ve aksesuar uyumları bulabilmek için yaratıcılığımı zorlayabiliyor.
Kıyafet dışında renklerle uğraştığım tek yer, işyerinde hazırladığım Excel spreadsheetleri, Powerpoint sunumları, ve aylık proses mühendisliği raporları. Fazla vakit ziyan etmeden grafikleri okunaklı ve hoş duruma getirmek işte…

Günlükten alıntı

Sunday, September 26th, 2010

Bu öğleden sonra Büyük Amcamlar’ı ziyarete gittik. Daireleri üst katta ve hem önünde, hem arkasında boydan boya geniş balkon var. Ön balkonda bir poşet darı var, kumruları besliyorlar. Oturup ağaçtan ağaca uçan kumruları, güvercinleri, kargaları izledim biraz. Sokaktan gelip geçenlere baktım. Durup dururken canım kenarına bir köpek gelip dirseklerini koydu, sağa, sola, kuşlara ve arabalara ard arda havladı ve yine içeri girdi. Arada yağmur attı bir-iki kere. Damda bir karga geziniyordu, alttan ayaklarının gölgesi görünüyordu.
Arkadaki balkona çıktım, apartmanların arkadarı arasından bir-iki yemyeşil ağaç çıkmıştı. İki serçe karşı dama kaçıp beni gözetledi. İşte böyle görüntüler beni dinlendiriyor.

Bir soyadı hikayesi

Friday, November 13th, 2009

Bu e-maili bugün bana annem yolladı. Ben de burada paylaşıyorum…

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri ‘eli açık’, dünyanın en korkakları ‘yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘çevikel’ soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime ‘nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.

Aziz Nesin

Friday, May 5th, 2006

Bugün okulda dolaşırken “İstanbul’da TÜRKÇE Çalışın” yazan kocaman bir poster gördüm ve ilgimi çekti. Fatih Universitesi’nin Türkçe Dil ve Kültür Yaz Programıymış. Bir buçuk aylıkmış ve oturacak yer ve üç öğün yemek de veriliyormuş. Programa katılmak için de Türkçe bilmek gerekmiyormuş. Güzel bir programa benzediği için size bildirmek istedim. Programa bir Haziran’a kadar başvurulabiliyormuş. Gerçekten de bir reklama benzedi bu yazı. Söz veriyorum, benim bu kuruluşla hiçbir bağlantım yok. İçimden geldiği için yazdım.

Sunday, February 26th, 2006

Geçen hafta internette Nono adındaki besteciyi araştırırken karşıma hack edilmiş bir sayfa çıktı. Sayfada bir Kur’an resmi, ve büyük harflerle ‘İSLAM İÇİN’ yazıyordu. Altında Türkçe ve İngilizce olarak şu cümle vardı: ‘İslam’a Karşı Olanlara Karşı savaşımız sürecektir!’ Altında da ilgili bir siteye link verilmişti. Sayfayı hack eden kişi altına ismini yazıp gururla ‘Turkish hacker’ olarak imzalamıştı. O anda ülkem için büyük bir utanç duydum.

Monday, July 4th, 2005

Su an isteyim. Saat 11:43, yani yemege yarim saat kalmis. Bugün ofise iki yeni stajyer arkadas geldi, yani toplam 4 stajyer var. Ne yazik ki bize bugün pek bir is çikmiyor. E-mail yazacak arkadasim bile kalmadi. Belki okurlarimdan gelen e-maillere cevap yazmaya baslayabilirim.. Nedense is sirasinda bana eglence olan tek site, Personality Forge, bugun acilamiyor.
Keske cizgiromanimi getirseydim! Buradaki ilk iki günümde kimse bana bir is vermemisti, ben de yaklasık bes yeni sayfa cizmistim. Yarın mutlaka getirecegim.
Gecen seneki kadar kitap okuyamadım bu yaz. Gecen yaz galiba on tane kitap okumustum. Bu sene simdiye kadar bir bucuk kitap oldu. Ama her gün 8:00’den 17:30’a kadar calistigim için biraz zor oluyor tabii.