Archive for the ‘Hayat’ Category

Kamkatlı Naneli Yulaf Ezmesi

Wednesday, April 8th, 2015

Bu tarifi, tatile çıkmadan dolabımdaki kamkatları bitirebilmek için uydurdum. Sonuç o kadar başarılıydı ki paylaşmadan edemedim.

Malzemeler (tek kişilik – isteğe göre arttırabilirsiniz):
– Bir avuç kamkat (yaklaşık 6-8 adet)
– 1/2 soğan
– ~2 yemek kaşığı ince kıyılmış taze nane
– Zeytinyağı (galiba 1-2 yemek kaşığı kullandım)
– Yulaf ezmesi (oatmeal) ve su, paketteki tarife göre
– İsteğe göre tuz (galiba 1/2 yemek kaşığı kullandım)
– (yumurta, avokado)

Yapılışı:
1. Kamkat ve soğanları doğrayıp yağ ve tuzla biraz pişiriniz.
2. Karışım suyunu bırakıp yumuşayınca naneyi ekleyiniz. Soğanlar karamelize olana kadar pişirmeye devam ediniz.
3. Karışıma suyu ekleyip kaynamasını bekleyiniz.
4. Su kaynamaya başlayınca yulafı karıştırıp kısık ateşte pişirmeye devam ediniz.
5. Yulaflar suyu çekip yumuşak kıvama gelince bir kaseye alınız. Üstüne avokado ve çılbır yumurta kondurup taze naneyle süsleyiniz.

Mayhoş mayhoş çok lezzetli… bundan iyisini becerebilir miyim bilmem.

Not: Kamkat kolay kolay bulunan birşey değil. Acaba kamkat yerine yarım limon kullansam nasıl olur? Kabuğuyla birlikte.. bir dahaki sefere de öyle deneyeceğim.

Çift Kültürlülük Hissi

Saturday, February 14th, 2015

Kuzenim, bana “Amerikalılar’la Türkler’in mizah anlayışı farklı mıdır?” diye sorunca ilk öncesinde ona gülmüştük. Biraz oturup düşününce bunun çok da garip bir soru olmadığını anladım. O akşam kendisi ve eşinin evinde kalıyordum ve gecenin bir saati ard arda komik YouTube videoları seyrediyorduk. Mesela, iki kuzenin dayılarıyla alay ettikleri Serkan Is My Girl adlı bir video, bir aralar bütün Türkiye’yi sarsmış. [Şarkı hala ara sıra kafama takılıyor.] Onlara komik Amerikan videoları göstermek istediğimde aklıma bir benzeri gelmedi. Benim videolarım o anki ruh haline uymuyordu.

Küçük yaşta Amerika’daki ilk yıllarım geldi aklıma. Yaklaşık 10 yaşındaydım ve sınıf arkadaşlarımın saçma şakalarının neresinin komik olduğunu anlamaya çalışıyordum. Türkiye’deyken arkadaşlarımı gülmekten yerlere yatıran şakalar, Amerikalılar tarafından soğuk karşılanıyordu. Zaman geçtikçe alıştım; zaten beni güldürmek pek zor olmaz. Günümüze gelelim: birkaç ay önce ödev yapmak yerine saatlerce Türk Vine’larını gülmekten ağlayarak izliyordum. O kadar komiklerdi ki bir an “bunları kiminle paylaşsam” diye düşündüm, ve Türk olmayan kimseye o kadar da komik gelmeyeceklerine karar verdim. O yüzden kimseyle paylaşmadım.

İki ayrı kültürün mizah anlayışını benimsediğim için kendimi şanslı hissediyorum, ama bazen bu acı-tatlı bir hisse yer veriyor. Bazı durumlarda büyük bir iç şakanın bir parçası olarak görüyorum kendimi.


pano

Ertesi gün Tekirdağ’da oturan babaannemin mutfağında büyük bir aile resim panosuna bakıyordum. Panoda kendisinin, rahmetli dedemin, benim, annemle babamın, halalarımın ve eniştelerimin, amcamın, ve kuzenlerimin hayatın çeşitli kesimlerinden alıntıları sergilenmişti. Küçük yaşta Türkiye’den, yirmi seneyi aşkın bir süre Kaliforniya’da yaşamak üzere getirilen biri olarak, akrabalarımın ve benim aramızdaki yüz hatlarının benzerliği bende beklenmedik bir şaşkınlık uyandırıyor. Amerika’da çevremdekilere kıyasla egzotik görünmeye o kadar alışmışım ki Türkiye’ye ziyaretlerimde halka karışmam, bana gerçekten nereli olduğumu hatırlatıyor. Sanki ait olduğum yerdeyim, ama sanki değilim. Bazı parçalarım çok fazla değişmiş; çıktıkları yere geri sığmıyorlar. Sözlerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.


Ertesi gün Tekirdağ’dan İstanbul istikametinde bir otobüsteyim. İki saatlik yolculukta, sağanak yağmur yağışının ardından görünen Marmara kıyısını izliyorum. Tekirdağ’a her gittiğimde biraz daha introspektif oluyorum. Kozmopolit, büyük şehir İstanbul’a kıyasla mütevazi, şirin Tekirdağ aklımın bir köşesindeki bazı saklı kalmış düşünceleri uyandırıyor. Hayat orada daha basit. Herkes birbirini tanıyor. Akrabalarımın hayata bakış açıları, endişeleri, ve istekleri benimkilerden çok farklı. Onlarla ne hakkında konuşabilirim ki? Birçok yüzeysel şey. Orada daha uzun kalsaydım konular kesin daha derinlere giderdi. Bir buçuk saat önce otogara bırakılmadan önce yediğim Tekirdağ köftelerinden doymuş olmama rağmen, elime tutuşturulan çayla kekin tadını çıkarıyorum ve camlara çarpan yağmur damlalarını seyredalmış, Tekirdağ’da geçirdiğim son iki günde olup bitenleri tekrar aklımdan geçiriyorum.

10 Toskanalı Güvercin Resmi

Sunday, June 23rd, 2013

İki hafta önce Toskana’daydım. Böyle bir durumda çoğu kişinin turistik resim koyacağı için ben değişik bir yol seçip güvercinler hakkında yazmayı seçtim. Devam etmeden önce şunu söyleyeyim, toplam resim sayısının 10 olması tamamen bir tesadüftür, yuvarlak rakam olması için özellikle yapılmamıştır.


Floransa çatıları. Güvercin çiftini buldunuz mu? Göremediyseniz bir de yakından bakalım… (aşağıda)

Floranda’da güneşli bir günün keyfini çıkaran bir çift güvercin.

Lucca’da eski bir kulenin tepesine çıkarken taş duvardaki deliğin içinden bana korkuyla bakan iki yavru güvercinle karşılaştım. Birkaç resim çektiğimde çaresizlikten kıpır kıpır yerlerinde fıkırdıyorlardı.

San Gimignano’da yüksek bir kulenin tepesinde dinlenen güvercinler, insan denen o huysuz yaratıkların erişemedikleri bir yer bulmuşlardı.

Eski İtalyan duvarlarındaki bu delikler, inşaat sırasında kullanılan yapı iskelelerinin bir kalıntısıymış. Bazı delikler dolduruluyor ya da telle örtülüyorlarmış, ama geri kalan boş delikler bu güvercinler için ideal yuva yerleri olmuş.

Bu güvercin hem yumurtalarına, hem de şehrin kemerli kapısına göz kulak oluyor.

Toskana manzarasına bakan güvercinler.

Fotografçıya kuşkulu gözlerle bakan gururlu bir güvercin (yukarıdaki resimdeki sol üst delikten bize bakıyor).

Yağmurlu bir günde Siena şehir merkezindeki çeşmenin kenarında kabarmış bir güvercin.

Diğer Toskana resimlerimi Flickr’daki Toskana foto setimden görebilirsiniz.

Barbacoa

Saturday, April 27th, 2013

Geçenlerde Güney Kaliforniya sahil yolundan bir arkadaşın evine giderken radyoda bir gurme programı dinliyordum. Barbacoa denen, Meksika mutfağında kuzu tandıra benzeyen bir yemeği anlatıyorlardı. “Barbekü” kelimesi barbacoa’dan geliyormuş. Orta Meksika’da kuzuyu yerde kazılmış bir delikte, yaprakların içinde yavaşça pişiriyorlarmış. Tabii ki Amerika’daki restoranlarda bu yöntem kullanılmıyor, ama Huntington Beach’te gerçek barbacoa’yı anımsatan bir restoranı tavsiye ettiler. Tesadüfen yolumun üstündeydi, ben de uğradım.

Radyo şovu Taquería don Victor hakkında şu uyarıyı veriyordu: Otantik bir Meksika restoranı olduğu için çalışanlar sadece İspanyolca konuşuyorlarmış. Ortaokul-lise çağlarımda 6 sene İspanyolca öğrendiğim için pek zorlanacağımı düşünmüyordum. Ne de olsa lise son sınıfındayken okuduğum İspanyolca kitapları hakkında İspanyolca kompozisyonlar yazıyordum. Herhangi bir konuda 2 dakikalık bir İspanyolca konuşma yapabiliyordum. Basit bir yemek siparişi çok kolay olacaktı.

Tezgaha geldiğimde ‘merhaba’ dışında tek bir kelimeyi hatırlayamadım. Önümde taze meyve sularının ne tür olduklarını zar zor sorabildim, ama aldığım yanıtları pek iyi anlayabiliyordum. Aklıma hiçbir kelime gelmiyordu, gelse bile ağzım alışık değildi. Tezgahtarın söylediklerinin hepsini anlamama rağmen evet, hayır, teşekkürler dışında başka birşey söyleyemedim. Barbacoa tacolarımı alıp bir köşede kös kös oturup yemeye koyuldum. Ne yalan söyleyeyim, hayatımda yediğim en lezzetli tacolardı. Kuzu parçaları lokum gibiydi, ağzımda dağılıyordu. Yanında da buz gibi karpuz suyu tam gitmişti. Tortillalar da tazeydi, gözleme sacına benzer bir sacda taze yapılıyordu.

İşte hayatımda yediğim en lezzetli tacolar:

Kendi kendime hayal kırıklığına uğramama rağmen gittiğime sevinmiştim. Fakat senelerdir aldığım İspanyolca, Fransızca, Japonca, Çince kurslarına ne oldu? Bazıları “Yeniden öğrenirsin, çabuk hatırlarsın” der. Ama öğrendiğimiz bu dilleri devamlı kullanmazsak o dili gerçekten konuşabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Bu ana dilim TÜrkçe için de geçerli. Yirmi senedir Amerida’da yaşadığım için Türkçe’mi okuma-yazmada sık sık pratik yapmam lazım.

Güney Kaliforniya’da yaşayanlar, restorana uğramak isterseniz, bilgileri aşağıda:

Taquería Don Victor
17552 Beach Blvd
Huntington Beach, CA 92647

1 Ocak

Wednesday, January 2nd, 2013

Her sene 1 Ocak’ta yakınlardaki kitapçıya yürüyüp kendime %50 indirimli ajandalardan bir tane seçerim. Alışkanlık oldu. Yukarıda bugün aldığım diğer parçaları da görebiliyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi %50 indirimli güvercin kartlarını almadan duramadım.

Yeni yıl dediniz de aklıma geldi; ben yeni yılda yeni hedefler listesi kurmuyorum kendime. Eğer birşeyi değiştirmeye karar verirsem hemen o anda yapıyorum, yılbaşını beklemiyorum. Size de aynısını tavsiye ederim!

Tamara & Giovanni

Tuesday, August 30th, 2011

Haftasonu Bryan Afganistan’a gitmeden önce saka kuşlarını bana emanet etti.


Beyaz dişi saka Tamara

ve tarçın renkli erkek saka Giovanni.

Yıkanmayı çok seviyorlar.

İkiz Martılar

Saturday, June 25th, 2011

Bugünkü Catalina Adası gezimizde gördüğüm en acayip şey, her an yan yana duran ve senkron bir şekilde öten bir çift martıydı. Gagalarını açtıklarında, sesin iki kuştan çıktığının farkına bile varamıyordunuz. Böylece bir martıdan mümkün olamayacak uzunlukta bir ses olarak duyuluyordu. Gün içinde onları birkaç kere gördüm. Bir keresinde iskelede yan yana dururken bir anda garip bir inlemeyle, ikisi de kanatlarını çırparak aynı yöne koşmaya başladı. Her ikisi de aynı anda aynı sesi çıkarıp aynı hareketleri yapıyordu! Bu nasıl birşeydir böyle? Hala aklım almıyor.

Hayallerimin Konseri.

Monday, April 4th, 2011

Birkaç ay önce İngilizce blogumdaki son 10 senedir yazdıklarımı tek tek okurken, MIT’den mezun olalı üniversitemden hiç bahsetmemiş olduğumu farkettim. Son üç senedir MIT’nin bu şehirdeki mezunlar klübünün sekreteri olarak bunu kendime hiç yakıştıramadım. Hem de mezun olduktan sonra üç kere ziyarete bile gitmiştim. Hiç lafını etmemişim.

Bu sene, MIT’nin kuruluşunun 150. yılı. Okul da bu büyük dönüm noktasını MIT150 adında birkaç ayı kapsayan festivaller, sempozyumlar, ve diğer etkinlikler topluluğuyla kutluyor. Ben de Los Angeles’ta çaresiz bir şekilde salyalarım akarak Boston’da olamama acısını yaşıyorum.

Salyalarımı en çok akıtan etkinlik, üç ayı kapsayan FAST: Festival of Art, Science, and Technology (Sanat, Bilim, ve Teknoloji Festivali). Evet, MIT’de sanat de öğretiliyor, ve benim gibi müzik bölümünden mezun olan öğrenciler bile var. Bu festivalde en çok görmek istediğim konser, 15 Nisan’daki New Music Marathon konseri. Bu konser RÜYALARIMIN KONSERİ ve ne yazık ki gidemeyeceğim. Kronos Quartet, Bang-on-a-Can, Wu Man, Gamelan Galak Tika, ve MIT Korosu’nun konuk oldukları BEŞ saatlik bir modern müzik maratonu! Dünyada bir daha ne zaman bu kadar muhteşem bir konser olabilir ki!? Ciddi ciddi sırf o konseri görebilmek ve ertesi gün dönmek üzere Boston’a uçak bileti bile baktım. Ne yazık ki konser kötü bir haftasonuna geliyor. Hem o gün özel birinin doğum günü, hem de o haftasonu koro konserim var. Üstelik daha bir aydan az bir süre önce Boston’a gitmiştim bile. Biraz ziyankarlık olur. Haftalarca uzun uzun düşündükten sonra gitmemeye karar verdim. Keşke internetten verseler! Ne güzel olurdu…

Yakın geçmişte Boston’da olduğumu söylemiştim. Oradayken FAST’in bir parçası olan 5 Mart’taki Language of Music (Müzik Dili) konserine gidebildim. Konserdeki bütün yapıtların MIT müzik profesörlerinin besteleri olduğu için pek hoştu. Sınıf arkadaşım Justin’la birlikte eski profesörlerimizin birbirinden farklı ve güzel müzik stillerini dinledik. Konserden sonra da profesörlerimin beni henüz unutmadıklarını görmek beni memnun etti. Bu konseri 15 Nisan’dakinin yerine bir teselli olarak görüyorum. Şimdi izin verirseniz köşeme çekilip somurtmaya devam edeceğim.

Susun.

Sunday, February 20th, 2011

Bazı insanlar çok konuşuyor. Bunun nedenini tam olarak anlamıyorum, ama sanırım daha fazla kelime sarfetmenin onları daha akıllı göstereceğine inanıyorlar. Bu kişiler, üç cümleyle anlatılabilecek bir fikri on dakikaya yaymakta ustalar. Aynı yöntemi günde yüzlerce kez uyguluyorlar.

Bu kişilerle toplantılarda oturmak zorunda olanlar yandı. Bir saatlik bir toplantı, bir buçuk ya da iki saate kadar uzayabiliyor. Diğerleri de artık bunu biliyorlar ve planlarını ona göre yapıyorlar. Toplantıdaki bu bir ya da iki kişi, sunulan her konudaki kendi fikirlerini, diğerlerinde görülen sıkıntıya hiç dikkat etmeden, uzun uzun anlatıyor. Rahatsız eden sadece diğerlerinin bu sesini yükseltip kendi kendini tekrarlayarak tatmin eden kişiyi seyretmek zorunda kalmaları değil, aynı zamanda başka kimsenin kendi fikirlerini söyleme şansını bulamaması.

Resmi toplantılar arkadaşlar arasında yapılan sosyal etkinliklere göre az kalıyor. Tek bir kişinin bir partiyi tek başına kontrolüne almasına defalarca şahit oldum. Belli ki yüksek sesle duyurdukları bu monologları önceden diğer arkadaşlarında, ya da evde kaldıkları zaman o nefret ettikleri sessizlikte kendi kafalarının içinde, çalışmışlardı. Şok yaratacağını düşündükleri şeyleri pat diye söylemeye bayılırlar. Dinleyiciler beklenilen tepkiyi vermese bile, şaşırdıklarını farz edip anlatmaya devam ederler. Yoksa kaçıracaklar! Bu yüzden partideki yan konuşmaları susturmak için seslerini daha da yükseltmek de gerekebilir. Bu üç saat boyunca devam eder.

İçime kapanık biri olarak, bir köşede oturup bu garip davranışları kıs kıs gülerek seyretmekten hoşlanırım. Bu insanlar istemeden dinlemeye zorlanan seyircilerinin tepkilerini gerçekten görmüyorlar mı? Bazıları can kulağıyla dinler, ama diğerleri kaş göz eder, esner, telefonlarına ya da saatlerine bakar, yanındakilerle fısıldaşır. Bazıları başkalarıyla ayrı bir konuyu konuşma cesaretinde bulunur! Bu kaba insanlar neyi kaçırdıklarının farkında değillerdir.

Konuşmaya bayılan bu insanlar hadlerini aşan konularda da yorum yapmadan duramazlar. Hiç bilmedikleri birşeyde bile ne kadar kendilerine güvendikleri beni şaşırtır. Eğer grupta konu hakkında birşey bilen biri varsa, onu susturmak kolaydır. Ya seslerini yükseltip fikirlerini savunmaya devam ederler, ya da lafı çabucak bildikleri bir konuya çekerler. Karşı tarafın suskunluğu onlara “kazandıklarının” bir ispatıdır.

Bu insanların vücut dilinden anlamadıkları birçok davranışından anlaşılır. Mesela elinizde çanta, kolunuzdaki saate göz atarak yavaşça kapıya yöneliyorsunuz. Ama hala konuşmakta olan arkadaşınıza aynı anda gülümseyip başınızı sallıyorsunuz. Bunda anlamayacak ne var? Tabii ki tek istediğiniz şey onların hiçbir zaman susmaması!

Bu cins insanlar nedense hep beni bulup arkadaşım oluyor. Belki gülümseyip baş sallamada çok iyi olduğum içindir. Bu kişilerle teke tek sohbeti çok seviyorum, çünkü bir-iki saat boyunca kendim hakkımda birşey düşünme ya da paylaşma zorunda olmamam demek. Zaten onlar kadar duyulmak ve anlaşılmak için çırpınma zorunluluğu hissetmiyorum. Hoş vakit geçiriyorum.

Fakat bazen bir an geliyor, gözlerinin içine bakıp “Biraz sus,” demek gerekiyor. Bunun onların beyinlerine fazla yabancı geldiği için bu cümleyi her seferinde biraz daha yüksek sesle tekrarlamanız gerekebilir. O da olmuyorsa masaya yumruğunuzla vurup her dudaklarının kıpırdadığı anda çığlık atacaksınız.

Diriliş

Saturday, November 13th, 2010

Geçenlerde okurlara sunduğum ankette önde gelen kategori hiç beklemediğim şekilde Okuduğum Kitaplar oldu. Acaba niye o birinci oldu? “Durmadan kendi hakkında konuşan bir kız ne kitapları okur? Hiç beynini kullanır mı, yoksa aklından bir tek güvercinler ve yemek mi geçer?” diye düşünmüşsünüzdür belki. Genellikle yılda 5-10 kitap okurum. Daha hızlı okuyabilseydim elbette daha fazla okurdum.

Tatile çıktığımda yanımda kitap getirmiştim, ama anneannemlerin kitaplığını karıştırıp Tolstoy’un Diriliş kitabını çıkardım. Annem 16 yaşının yaz aylarında alıp okumuş – tarih atıp imzalamış bile.

Okuduğum kitabın ana dili İngilizce değilse Türkçe okumayı tercih ediyorum. Zaten orjinal dilinde okuyamayacağım, bari Türkçe’mi geliştireyim.

Neyse, kitabın kapağını ve kokusunu boşverelim. Roman ilk sayfalardan beni çekti. Senelerdir birbirini görmemiş iki eski sevgili beklenmedik ve acı bir tesadüfle yeniden karşılaştılar. Tolstoy karakterlerinin iç dünyasını apaçık göstererek sözlerinin ve hareketlerinin motivasyonunu ustalıkla anlatıyor. Nehlüdof’un bir anda kötü bir rüyadan uyanır gibi hayatının son birkaç senesini nasıl yanlış yaşadığını, bunu şimdiye kadar nasıl göremediğini anlatması beni çok etkiledi. O hayatındaki zenginliği ve sahteliği gördükçe iğrenirken, aynı anda o konforlu yaşam biçiminin etkisine katılmamak için büyük bir savaş veriyordu. Onun ve diğer karakterlerin psikolojik hallerine, içimde küçük bir umut ama aynı zamanda umutsuzluğa kapılmış bir şekilde sürüklendim. Böyle durumlarda sabırsızlıktan kitap olabildiği kadar hızlı hızlı okunur.
Romanın ortalarından sonlara doğru hikaye değişik bir şekil aldı ve Rusya’nın bürokrasilerine ve cezaevlerinin yanlışlıklarına odaklandı. Sonunda roman ne mutlu, ne mutsuz bitti.. Hatta nasıl bir son olduğu o andan sonra anlamsızdı zaten. Bence olabilecek en iyi sondu.